DİL DEVRİMİ “… Bir ülkenin yönetimini ele alsaydım, yapacağım ilk iş, hiç kuşkusuz dilini gözden geçirmek olurdu. Çünkü dil kusurlu ise, sözcükler düşünceyi iyi ifade edemez. Düşünce iyi ifade edilemezse, görevler ve hizmetler gereği gibi yapılamaz. Görev ve hizmetin gerektiği şekilde yapılamadığı yerlerde âdet, kural ve kültür bozulur. Âdet, kural ve kültür bozulursa adalet yanlış yollara sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki, hiçbir şey dil kadar önemli değildir !.. “ KONFÜÇYUS. Ulus olmanın başat koşulu birlikte yaşama ve geleceği birlikte kurma istencidir. Bu temel koşulun dışında dil, din, tarih, kültür ve yurt birliği de ulusal varlığı güçlendiren öğelerdir. Konfüçyüs dili ulus olmakta en önemli etken olarak değerlendirmektedir. Gerçekten de tarih içinde dilini yitiren toplulukların yok olduklarını görürüz. Hazar Gölünden Çin denizine kadar uzanan İç Asya’da Türkçe konuşan boyların kurduğu imparatorlukların egemenliği bu geniş alanda Türk dilinin de egemen olmasına yol açtı. Öteki boyların dilleri giderek unutuldu. Orta Asya kökenli bütün kavimlere Türk denmesinin nedeni budur. Ne yazık ki bu Türk boyları da bin yıllar boyunca dünyaya yayılmışlar, gittikleri yerlerde dil ve kültürlerini yitirerek, zamanla o topluluklar içinde erimişlerdir. Anadolu’ya gelen Türk boyları için de aynı sonuç geçerliydi. Abbasoğulları döneminde iktidarlara yaklaşan Türkler Araplaştılar. Selçuklular döneminde ise Acemleştiler, İran kimliğine büründüler. Karamanoğlu Mehmet Bey 1277’de Konya’yı aldığı zaman sokaklarda bile herkesin Farsça konuştuğunu görünce ünlü fermanını yayınladı. Fakat, on gün içinde Konya yeniden eski sahiplerinin eline geçti. Osmanlının kuruluş döneminde dil Türkçe’dir. Beylik imparatorluğa dönüşürken güçlü bir çekim merkezi oluşturdu. İslam coğrafyasından gelen din, bilim, sanat ve devlet adamlarının etkinliği arttı. Anadolu medreselerinde kutsal sayılan Arapça öğretiliyor, buralarda yetişenler bilgi ve becerilerini Arapça’ya özenerek gösteriyorlardı. Böylece Türk dili bozuldu. Öylesine ki; Türkçe sözcüklerin yerine Arapça-Farsça sözcükler yerleştirme işi bilim ve sanat adına Tanzimat’a kadar devam ettirilmiştir. Daha sonra ise dil sorunu yüzünden büyük güçlüklerin yaşandığı görülmüş, Namık Kemal, Ali Süavi, Ziya Paşa, Ahmet Mithat ve Şemsettin Sami gibi yazarlar bu sorunla ilgili düşünceler ortaya atmışlardı Öte yandan, ulemanın, devlet adamlarının, divan edebiyatçılarının dili olan Osmanlıca Türk nüfusun % 5’i tarafından bile anlaşılabilen bir dil olamamıştır. Mahkemelerde Türkçe sorgulamalar yapılır, kararlar Osmanlıca kalıplarla yazılırdı. İnsanlar ister istemez anlamadıkları bu ifadeleri kendi ifadeleri olarak kabul etmek zorunda kalırlardı. Çok yakın dönemlere kadar yargı bu anlaşılmaz dili kullanmayı sürdürmüştür. Yurttaş, yüzüne karşı okunan kararı anlamaz ve başkalarına açıklatırdı. Bu sorun -çok az da olsa- bugün de sürmektedir. Bu gelişmelere koşut olarak, Anadolu kaynaklı Türk unsurlar 15. yüzyıl ortalarından sonra devlet yönetiminden tasfiye edilmeye başlandı. Doğal olarak bu süreçte Türkçe’nin de yok olması gerekirdi, olmadı. Anadolu’ya XI. yüzyılda başlayan Türk göçleri XVI. Yüzyıla kadar sürmüş, gelenler her türlü baskı ve kırıma karşı dil ve kültürlerini Anadolu içlerinde yaşatmışlardır. İçlerine yabancı unsurlar girmemiştir. Anadolu’ya yerleşen Türkmen boyları işte bu nedenle dil ve kültürlerini yani benliklerini yitirmemişler, bu nedenle Kurtuluş savaşımızın ana unsurunu oluşturmuşlardır. Türk halkı önderin çevresinde kenetlenerek Kurtuluş Savaşını kazandı. Önceleri de yaptığı gibi, temel unsuru Türk olan yeni bir devlet kurdu. Ancak bu devlet halkçı ve ulusalcı olacaktı. Bunu gerçekleştirmenin yolu da halk ve devlet arasındaki dil ayrılığına bir son vermekti.. Halk ümmet olmaktan çıkıp, ulus olma bilincine ulaştırılmalıydı. Bir ulus yaratmanın öncelikli koşulu buydu. Bu nedenle Türk ulusal devriminin dayandığı ayaklardan biri dil devrimidir. Dil devrimi, 1 Kasım 1928’de yasalaştırılan “ Yeni Türk Abecesi ” ile bir bütündür. İkisi birbirini tamamlar. Mustafa Kemal 1928 yılında (30 Ağustos utkusunun 6. yıldönümünde ) konuyu çok anlamlı bir şekilde açıklar: “… Söyleyebilirim ki, bugün yeni Türk abecesiyle cehalete karşı açtığımız savaşımın, yarın ulus için 26 Ağustos utkusundan daha yüksek ve geniş mutlu sonuçlar vereceğini kesinlikle görüyorum !..” Görüldüğü gibi Türkçe sadece bir dil sorunu değil bir ulusal varlık sorunu olarak ele alınmıştır. Türk devriminin en duyarlı alanlarından birisidir. Bunu içindir ki 1928’de yazı devrimiyle başlayan süreç 1932’de dil devrimiyle, devrim - karşıdevrim gelgitleri içinde yaşanmış ve yaşanmaktadır. 1928’de Türk abecesi için oluşturulan kurulun adı “dil kurulu”dur. Bu kurul, Türk Dil Kurumunun kuruluşuna değin çalışmalarını sürdürmüştür. 26 Eylül 1932’de toplanan l. Türk Dil kurultayında, günümüze kadar sürecek olan dilde evrim ve devrim tartışmaları da yapılmıştır. Bugün de inatla sürdürülen Türk-İslam sentezci görüşler, yaşayan Türkçe, dilde devrim olmaz savları dillendirilmiştir.Fuat Köprülü, o güne değin dilde düzeltme çabalarının sonuç vermediğini, bu eleştirilerin bilimsellik cilası altında bütün devrim hareketlerine karşı kullanıldığını belirterek evrimcilere karşı çıkmıştır. Türk Dil Kurumu’nun M. Kemal başkanlığındaki 17 Ekim 1932 günlü ilk toplantısında, Dil devriminin amaçları açıklandı. Bu amaçlar Dil devrimini Kemalist devrim içindeki yerini kuşku götürmez bir şekilde netleştirmektedir : “1- Türk dilini ulusal kültürümüzün eksiksiz bir anlatım aracı haline getirmek. 2- Türkçe’yi çağdaş uygarlığımızın önümüze koyduğu gereksinmeleri karşılayacak bir yetkinliğe erdirmek. 3- Bunun içi Türkçe’ye yabancı kalmış öğeleri yazı dilinden atmak. Halkçı bir yönetimin istediği biçimde halk ile aydınlar arasında nitelikçe iki dil varlığını ortadan kaldırmak. Ana öğeleri Türkçe olan ulusal bir dil yaratmak…” ( Ş. Turan; Atatürk ve Ulusal Dil. 1998 ) Türk Dil kurumu bir uzmanlar kurulu değildir. O dönemde dilbilimci denebilecek insan da yoktur. (Agop Dilaçar gibi dilcilerimiz önemli yapıtlarını TDK içinde vermişlerdir.) Bu nedenle TDK dili konuşan ve yazan her kesim ve düzeydeki yurttaşlara açıktır. “ Her Türk derneğe üye olabilir” di. İlk kurultaya katılan 710 kişi doğal üyeydi. Kurultaydan önce yapılan çağrıda “kadın – erkek her Türk yurttaşı Türk Dili tetkik Cemiyetinin üyesidir. Kendisini kurultaya çağrılmış saymalıdır” denilmişti. Tam bir imece anlayışıyla başlayan çalışmalar ürünlerini kısa sürede vermeye başladı.450 bin fişe geçirilen sözcüklerle 12 ciltlik DERLEME SÖZLÜĞÜ, kaynaklar ve örnekleriyle hazırlanan 8 ciltlik TARAMA SÖZLÜĞÜ Türk Dil Kurumunu tarihteki önemli yerine oturtmaya yeter. Bilim dallarındaki terimlere Türkçe karşılıkların verildiği TERİM SÖZLÜKLERİ başka bir önemli hizmettir. Türkçe’nin yapısının ve kurallarının bilimsellikle ortaya konması; bu kurallar çerçevesinde, yabancı sözcüklere Türkçe karşılıklar bulmak amacıyla yapılan sözcük türetme çalışmaları kurumun başarılı olduğu ; başarılı olduğu kadar da ‘uydurukçuluk’ la suçlandığı, saldırıya uğradığı bir başka alandır. Devrim karşıtları hiç olmazsa kullanılan Arapça - Farsça sözcüklerin korunmasını sağlamak amacıyla direnmişlerdir. Onlar için en azından Türkçe’de karşılığı olmayan Arapça – Farsça sözcükler yaşamalıydı. Böylelikle ulusal devrimin gelişmesi de engellenebilirdi. Kutsal metinleri ve tarihi de kullanarak Dil devrimine saldırmalarının amacı budur. “Geçmişle bütün bağlarımız kopmuştur, dede torununu anlamıyor ” derken Osmanlıca konuşan, Osmanlı münevveri sayılan azınlıktır savundukları. Yoksa, çoğunluğun böyle bir sorunu olmamıştır. Tam tersine, okumuşlarla okumamışlar arasındaki, devletle halk arasındaki dil ayrımı ortadan kaldırılmıştır. Kırk yıl önce “Yaşayan Türkçe” söylemiyle özleştirmeye karşı amansız bir şekilde savaşanlar, kendileri uyduruk tamlamalar yaparak özleştirmeyi gülünç duruma düşürmeye çalışanlar, özellikle yazılarını Arapça- Farsça sözcüklerle yazanlar bugün konuşmalarında ve yazılarında ortalama % 80 oranında öz Türkçe kullanmaktadırlar. Bu Dil devriminin başarısıdır. AÜ Türkçe Bölümü Başkanı Kemal Ateş “ kullandığım sözcüklerin yarısı Türk Dil Kurumu tarafından şekillendirilmiştir” diyor. ( Öğretmen Dünyası. Mayıs 2005 ) Osmanlıca içinde 10-15 bin sözcük olarak var olmaya çalışan Türkçe, halkın içinde yüzyıllardır yaşıyordu. Dil devrimi onu gün ışığına çıkardı, geliştirdi. Bugün Türkçe Sözlükte 100 bin dolayında sözcük bulunmaktadır. Değişik lehçeleriyle birlikte Türkçe’nin sözcük sayısı 200 bini geçmektedir. Türkçe dünyada en çok konuşulan beşinci dildir. TDK’nin öncülük ettiği çalışmalarla dilimiz, özellikle doğu kökenli sözcüklerden büyük ölçüde arındırılmıştır. Buna karşın Batı’dan gelen sözcük ve terimlere her gün yenileri eklenmektedir. Özenti ve öykünmecilik çocuklarımızın ağzına düşmüştür. Batı’nın kültürel baskısı altında basın-yayın araçlarının, işyerlerinin adları; büyük şirketlerin sunduğu hizmetler, dillerde dolaşan reklamlar, ürünlerin üzerindeki adlar yabancılaştırılmıştır. Ancak sömürge olan ülkelerde geçerli olan yabancı dille öğretimin bu olumsuzluklarda büyük payı vardır. Genelde Kemalist Devrimin, özelde Dil devriminin önünü kesen bu yabancılaşmaya karşı ulusça önlem alınmalıdır. ABD’nin kültürel baskısı altında kalan Fransa yıllar önce dilini korumak için önlemler aldı. Fransız Dilini Arındırma Kurulu, Türk Dil Kurumuna başvurarak “Fransızca’yı yabancı sözcüklerden kurtarmak için, çok kısa sürede Türkçe’yi arındırıp bir kültür dili olmasında hangi yollara başvurulduğu” konusunda bilgi aldı. Fransızca’yı arındırma kurulunun ulaştığı sonuçlar Fransa tarafından bir devlet politikası yapıldı. Bu politikaya süreklilik kazandırıldı. Fransa ulusal devlet olmanın en önemli göstergelerinden olan dilini korudu. Öylesine katı önlemler aldı ki; Fransa tek dil ve tek ulustur. Resmen başka bir dil ve etnik grup söz konusu bile edilemez. Nerde kaldı devlet okullarında öğretilmesi !.. Türkçe’nin kısa sürede İngilizce’nin baskısından kurtulması sağlanabilir.Abece ve dil devrimini kısa bir sürede başarmış bir ulus için çözüm hiç de zor değildir. Öncelikle Atatürk’ün vasiyetini çiğneyen 17 Ağustos 1983 günlü yasayı kaldırmak, Atatürk’ün kurduğu ve kalıtından pay verdiği TDK’yi eski durumuna getirmek zorunludur. Başta Atatürk’e ve vasiyetine saygının gereği budur. Sonra da yeni bir imeceyle Türkçe’yi özleştirme ve geliştirmeye kaldığı yerden devam etmektir. Komünist, uydurukçu, hain, Batı’cı (!) …gibi suçlamalarla Arapçı, islamcı, ayrımcı, yabancı düşünlere yem olunduğunu görmenin zamanıdır. Bütün Türk tarihi bu örneklerle doludur. Türkçe’yi ulusalcı, bağımsızlıkçı, devrimci bir anlayışla arındırmak ve geliştirmek zorunludur. Sorun Türk ulusunun varlığı ve birliği; devletin tekliği ve tümlüğü sorunudur. ALTAN ARISOY altanarisoy@ttnet.net.tr



